3/10/2009 ·

KARLARIMA BASTILAR


                                                                           JÜRİ
                                                                                                                                                      Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
                                                                                                    Birinciliği beyaza verdiler.
                                                                                                                                                                   Özdemir Asaf

    Küçüklüğümün Kanlıca'sı. Arnavut kaldırım kaplı dar ve dik Mihtabat Yokuşu'nun iki kenarında sıralanmış ve her biri bir komşu teyzenin sıcacık arkadaş annesi olarak yüzümüze  kapısını açtığı müstakil evlerden birinde oturduğumuz, çocukluğumun en mutlu günlerinin geçtiği bir ömür kadar eski günlerden bir gün...

    Henüz okula gitmediğim için akranlarımla oyun oynayarak zaman geçirdiğim buz gibi keskin soğuk bir kış gününün akşamında annemle babaannemin konuşmaları çalınıyor kulağıma: ''Bu gece kar yağar herhalde.'' diyor annem. ''Eee, kızım zamanı artık, bakarsın sabah beyazlar ortalık.'' diyerek yanıtlıyor babaannem. Bu konuşma öylesine meraklandırıyor ki beni, içimde büyük bir sevinç, sabah olacak ve ortalık beyazlayacak. Özlenen bir misafir gibi bekliyorum karın yağmasını. Bu gece nasıl geçecek? Sabahı nasıl edeceğim de bir an önce karın yağmasını göreceğim? Çok geçmeden bastıran uykuya dayanamayıp, dalıveriyorum.

    Sabah gözlerimi açar açmaz dün geceki konuşma geliyor aklıma. Çok erken bir saat olmalı ki evdekiler henüz uykuda. Yataktan fırlayıp, salondaki büyük pencereye koşturuyorum. Pencerenin önüne gelir gelmez, dışarıda gördüğüm manzara karşısında büyülenmiş gözlerle donup kalıyorum: Sanki görünmez bir el, bu pencerenin dışında şimdiye kadar bildiğim her ne varsa üzerini tertemiz, parlak beyaz bir örtüyle kaplamış. Pencerenin önündeki geniş veranda lekesiz bir beyazlığa dönüşmüş. O kadar berrak bir beyazlık ki, sanki bir toz zerresi düşse üzerine, görünecek. Verandaya bitişik bahçedeki çiçeklerin, ağaçların üzeri de bu düşsel beyazlıkla kaplı. Gözlerimi kırpmaya korkuyorum, sanki kırparsam minicik duygu dünyamı hazza boğan bu muhteşem manzara kaybolacak ve herşey eski görünümüne dönecek. Her ayrıntıyı zihnime kazımak istercesine iri iri açılmış gözlerimi yavaş yavaş dolaştırıyorum. Sol tarafımızdan kıvrıla kıvrıla sahile inen yol da artık tanıdığım eski renginde değil. O da bu saf beyazlığa bürünmüş. Uzaktan görünen Boğaz'ın karşı kıyıları bile beyaza eğmiş boynunu.Yudum yudum kaydediyorum zihnime bu sessiz, beyaz tabloyu. El değmemiş bu güzelliği ilk keşfeden sanki benmişim gibi sahiplenip, bu büyülü zaman parçasında hep kalmak istercesine, bozulmasın diyorum içimden, hiç bozulmasın...

    Almanya'ya giden komşu teyzenin yılbaşında oradan göndermiş olduğu Noel kartını hatırlatan, sağımızda uzanan yamaçtaki koruya dalmışken gözlerim sol taraftan bir ses
duyar gibi oluyorum. Yavaş yavaş yaklaşıyor ses. Korkuyorum! Bu tertemiz beyazlığın, bu büyünün bozulmasından çok korkuyorum! Kafamı çeviremiyorum o tarafa. Gittikçe yaklaşan sesin sahibini görmek istemiyorum. Verandanın solundaki merdivenlerden inip, alt kattaki kömürlükten evine odun taşımak için bembeyaz örtü kaplı verandamı boylu boyunca ayak izleriyle lekeleyen üst katta oturan komşu, pencerenin önünden geçip gittikten sonra çevirebiliyorum başımı o tarafa. Büyülü tablomu kirleten o kara ayak izi lekelerine önce şok olmuş gözlerle bir an bakıp sonra haykıra haykıra ağlamaya başlıyorum. Öylesine içten, öylesine derinki ıstırabım o an, boğula boğula ağlıyorum...

   Ağlama sesime uyanan ev halkı üşüşüyor yanıma. Sabahın o erken saatinde, böyle iç paralayıcı ağlayışıma neyin neden olabileceğini kestirememeksizin şaşkın şaşkın bakıyorlar suratıma. İlk koşan annem. ''Ne oldu? Neden ağlıyorsun?'' diye soruyor. Yıllar sonra, her iyi niyetimin istismarında, her gönlümün kırılışında, her kirletilen beyazımda  hatırlayacağım cevabı veriyorum, buz kesmiş minik parmaklarımla göz yaşlarımı silmeye çalışarak;
KARLARIMA BASTILAR!


    
         
                                                           
               

Yorum (yok) Yorum yaz!

29/8/2009 ·

NEDEN BİR YOLUN HİKAYESİ?


  
 YOL VE YOLCU

  
Herbirimiz bir yol tutturmuşuz gidiyoruz, bize sunulmuş ömür denilen sınırlı zaman diliminin geri getirilemez her bir saniyesini kendi belirlediğimiz önceliklerimiz peşinde harcayarak... Kimimiz mal, mülk biriktirme derdinde, kimimizin kariyer hırsı bürümüş gözlerini, kimimiz de kendimizin devamı olarak gördüğümüz çocuklarımız için en iyiyi yapılandırma uğraşı ve telaşıyla fütursuzca harcıyoruz ömrümüzü. 

   Her yaşam bir roman. Her yaşam bir yol! 

   Mutluluklarımız da var bu yolda, biriktirdiğimiz güzel anılarımız da. Hüzünlerimiz, kayıplarımız, zaman eskitse de anımsandığında ilk günkü kadar etkisini yüreğimizin derinlerinde hissettiğimiz acılarımız da var. 

   Çocukken hep büyümek isteriz de, büyüdüğümüzde;  dalgalarla boğuşmuş bir deniz kazazedesinin canını sahile attıktan sonraki hayat solukları gibi hep çocukluk anılarımız bir nefes alma penceresi olur. Artık söylemek için çok geç kalınmış zamanlarda çoğumuz '' Keşke hiç büyümeseydim'' demişizdir.

   Yolumuzda ilerledikçe daha sık bakar oluruz ardımıza. Daha sık sorgular oluruz hayatı ve yaşadıklarımızı. Bize sunulmuş bu değerli zaman diliminin müsrifce harcanıp harcanmadığının değerlendirmesi bir sürü başka sorgulamayı da getirir beraberinde. O zaman anlarız izlediğimiz yolun önemini. Bir yoldur yaşamımız. Biz de kendi yolumuzun yolcusu!

   BİR YOL

   Benimki de bu yollardan bir yoldu. Kolay bir yol değildi. Sıradan bir yaşam değildi. İnsan olayların içindeyken ayırdına varamıyor ayrıntıların. Sağlıklı değerlendirmeler yapamıyor. Ancak olayların içinden çıkıp, zamanın durultan etkisinden sonra daha net gözlemlenebiliyor yolculuğun içindeki hikayeler. 

   Yaşananların bir kısmı yakın çevre içindeki herkesce bilinir. Bir kısmını çok özel kimselerimizle paylaşırız. Bir kısımı da vardır ki; hiç bir zaman, hiç kimseyle paylaşılmaz. İçimizin derinlerinde sadece kendimize sakladığımız ya saklı hazinelerimizdir onlar, ya da günahlarımız. 

    Sakladığımız yerden Tanrı'dan af dilemek için çıkartmaya bile tahammül edemediğimiz günahlarımızı bir insanla paylaşmak mümkün değildir.

   BENİM YOLUMUN HİKAYESİ 

   Çok istedim bir insana karşı gerçek ben'i gösterebilmek, çıplak kalabilmek, olduğum gibi, her neysem o olabilmek, yargılanmadan dinlenebilmek, anlaşılmak. Denedim de. Kocaman bir hayalkırıklığı oldu sonucu.

   Bu blogda yapmak istediğim şey işte bu isteğimi gerçekleştirebilmek. Saklısız, gizlisiz, örtüsüz, endişesiz yolculuğumu tüm çıplaklığıyla anlatabilmek.

   Beklediğim, hikayelerime ve bana onay verilmesi değil. ''O zaman ne diye hayatını hikaye edip yazacaksın?'' diye soranlara ancak şu açıklamayı yapabilirim: Yaşam kocaman bir sahne, değişen sadece oyuncular! Her piyesteki her rolü oynamanın mümkün olmadığı bu sahnede, yaşadıklarımın benzeri önüne çıkanlara, ''Ben bu piyesi izlemiştim.'' dedirtebilmek. 

    Bu Benim Yol'umdu! Belki sizin Yol'unuzda da benzerleri yaşanmıştır. Ya da yolculuğun henüz başlarındaysanız belki de bundan sonra yaşanacaktır.

    Kendi yolunun yolcusu tüm okuyanlar! Yorumlarınıza ve paylaşıma açığım. Yazdıklarımın amacına ulaşıp ulaşmadığını yorumlarınız belirleyecektir.

    Tüm yolculara Sevgilerle...

    Bir Yolcu

Yorum (yok) Yorum yaz!